KAZ DAĞLARI

KAZ DAĞLARI
TÜRKİYE’NİN DOĞA HARİKASI: KAZ DAĞLARI

Deniz rüzgârının çam ve kekik kokusuna karıştığı, kuş seslerinin akarsu çağıltısına eşlik ettiği, her dönemeci bir başka cennet olan eşsiz bir yer: Kaz Dağları. Yeşilin ve mavinin binbir tonunu yansıtan Kaz Dağları, görkemli tabiatıyla ruhu şehirden yorulanlara kucak açıyor. Antik çağlardan bu yana nice efsaneye ilham kaynağı olan bu coğrafya, aynı zamanda dünyanın oksijen oranı en yüksek lokasyonlarından biri olması itibarıyla “derin bir nefes” de aldırıyor.

Hem Balıkesir’e hem Çanakkale’ye ait, iki ucunda iki engin mavilik, antik çağlardan bu yana “Tanrıların Armağanı” olarak bilinen eşsiz bir coğrafya Kaz Dağları. Huzurlu, sakin ve dingin bir tatil geçirmek; sadece bedenini değil ruhunu da dinlendirmek isteyenler son yıllarda soluğu Kaz Dağları’nda alıyor. Hem de kelimenin tam anlamıyla! Çünkü Edremit’in kuzeyinde yer alan ve Biga Yarımadası’na uzanan Kaz Dağları’nın en önemli özelliği, dünyada Alpler’den sonra oksijenin en fazla olduğu lokasyonlardan biri olması. Bu tertemiz havaya yeşilin binbir tonunu barındıran bir doğa, buz gibi akan dereler ve birbirinden sevimli köy evleri eklenince ortaya baş döndürücü güzellikte bir tablo çıkıyor.

YOSUN VE ÇAM KOKUSU BİR ARADA
Zengin tabiatı, kanyonları ve şelaleleri, derin vadileri ve nehirleriyle bir ekoturizm cenneti olan Kaz Dağları; batıda Dede Dağı, ortada esas Kaz Dağı, doğuda Eybek Dağı, kuzey doğuda Gürgen Dağı ve Kocakatran Dağı’ndan oluşuyor. Esas Kaz Dağı’nın, en yükseği 1774 metrelik Karataş Tepesi olan üç tepesi bulunuyor. Bölgede yer alan Kazdağı Millî Parkı ise güneyde Edremit Körfezi, doğuda Zeytinli Çayı, kuzeyde Karamenderes Çayı ve batıda Mıhlı Çayı arasında kalan 21.452 hektarlık bir alanı kaplıyor. Diğer bir deyişle millî park, dağın sadece yüzde 10’luk kesimini oluşturuyor.
Kaz Dağları’nın o tatlı, ferah havasının kaynağı, zannedildiği gibi sadece ormanlar değil; aynı zamanda denizde üretilen oksijen. Bu iyot ve yosun kokulu nefis hava, dağların arasındaki kanyonlardan yukarı vakumlanıp 800 ila 1200 metrede birikiyor. Bu özelliğin en baskın olduğu nokta ise Kaz Dağları Millî Parkı içinde bulunan Şahin Deresi Kanyonu. 26 kilometre uzunluğundaki kanyon, Kaz Dağları’ndan çektiği çam ve kekik kokulu tertemiz havayı Edremit Körfezi'ne dağıtırken, denizden çektiği havayı da dağa çıkartarak adeta bir baca görevi üstleniyor. Böylece bölgede büyük bir oksijen çadırı oluşuyor.
1994 yılından bu yana millî park olan Kaz Dağları’nın jeolojik konumu, oksijen seviyesi, denizden gelen nem gibi özgün etmenler; başka coğrafyalarda yaşaması mümkün olmayan bitki türlerinin burada yetişmesini sağlamış. Hâlihazırda Kaz Dağları’nda 800’den fazla bitki çeşidi var ve bunların 49’u Anadolu’ya, 31’de bu milli parka özgü, endemik türler. Bu noktada uzmanlar meşe, kestane, gürgen, karaçam ve kızılçamların yer aldığı Kaz Dağları’nın ekolojik açıdan Amazonlar kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Bölgenin en değerli bitkisi ise Türkiye’de sadece Kaz Dağları’nda yetişen ve boyu 30 metreye kadar ulaşabilen Kaz Dağı köknarı.


ZEUS’UN ANADOLU’DAKİ DURAĞI
Kaz Dağı, antik çağlardaki ismiyle İda Dağı, asırlar boyunca sayısız efsaneye ev sahipliği etmiş. Ege’nin kayıp uygarlığı Lelegler’den Troyalılar’a, Frigler’den Romalılar’a pek çok medeniyet, bu yörede yaşamış ve yöre insanının söylenceleri, İda ile adeta bütünleşmiş. Mitoloji ile doğa arasındaki güçlü ilişki düşünüldüğünde, böyle bir tabiat harikasının bu kadar söylenceye ilham vermiş olması hiç şaşırtıcı değil elbette.
İda isminin Giritli denizciler tarafından, baş tanrı Zeus’un doğduğu Girit’teki İda Dağı’na atıfta bulunmak için verildiği söyleniyor. Tepede, bugün Adatepe köyünün hemen girişinde yer alan ve asırlar önce halkın baş tanrıya adaklar sunması için inşa edilen Zeus Altarı bulunuyor. Altar, Edremit Körfezi, Küçükkuyu ve Midilli’ye hâkim bir konumda. Ayrıca Zeus ile baş tanrıça Hera’nın yine İda Dağı’nda evlendikleri söyleniyor.

DÜNYANIN İLK GÜZELLİK YARIŞMASI
İda Dağı’na ait ilk edebi bilgileri İzmirli ozan Homeros’un İlyada destanı eserinden almaktayız. Homeros, İda Dağı’nı “bin pınarlı, vahşi hayvanların anası İda” olarak anıyor. Gerçekten de bölgede karaca, ayı, domuz, çakal, yaban tavşanı, şahin, doğan gibi pek çok vahşi hayvanın yanı sıra sayısız küçük dere ve otuz civarında akarsu mevcut.
Homeros’un İlyada’sından bahsedip de dünya tarihinin en ünlü savaşlarından birini es geçmek olmaz elbette: Troya Savaşı.
Troya Kralı Priamos’un, ülkesinin felaketine yol açacağı kehaneti üzerine doğar doğmaz ölüme terk ettiği oğlu Paris, İda Dağı’nda bir anne ayı tarafından emzirilerek büyütülür. Zamanla serpilip yakışıklı, güçlü ve zeki bir delikanlı olan Paris, günlerden bir gün baş tanrı Zeus tarafından görevlendirilir: Hera, Athena ve Afrodit içlerinden hangisinin daha güzel olduğu konusunda amansız bir kavgaya tutuşmuştur ve dürüstlüğüyle meşhur olan Paris’in, kavgaya son verebilmek için tanrıçalardan birini seçmesi gerekmektedir.
Paris birbirinden güzel üç kadın arasında nasıl seçim yapacağını düşünürken, her bir tanrıça birer vaatte bulunur: Hera, Paris’e kendisini seçtiği takdirde onu tüm Asya’nın hükümdarı ve dünyanın en zengin kişisi yapacağını söyler. Athena, Paris’e savaşta daima galip gelme kudreti ve sonsuz bilgelik vaat eder. Afrodit ise dünyanın en güzel kadınının, yani Helen’in aşkını teklif eder. Paris, krallığı ve kahramanlığı bir kenara itip aşkı seçer. Böylece dünyanın ilk güzellik kraliçesi Afrodit olur. Ne var ki Helen, Miken Kralı Menelaos ile evlidir. Helen ile Paris’in aşkı Troya savaşına ve tıpkı kehanette öngörüldüğü gibi ülkenin mahvına yol açar. Zeus’un ise on yıl süren bu savaşı yine Kaz Dağı’ndaki Zeus Altarı’ndan izlediği söylenir.

KAZ DAĞLARI’NIN SİMGESİ: SARIKIZ
Kaz Dağları’nın en önemli efsanelerinden biri de Sarıkız’dır. Rivayet odur ki Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde yaşayan sarışın, sevimli bir kız çocuğudur. Sarıkız, çok küçük yaşta annesini kaybeder. Babası ise, merhum karısının hatıralarıyla dolu bu köyde yaşamayı daha fazla kaldıramaz ve baba-kız, el ele verip Kaz Dağları’nın eteklerinde yer alan Kavurmacılar Köyü’ne yerleşirler. Köy ahalisi tarafından çok sevilen bu küçük aile, geçimini çobanlıkla sağlar.
Gel zaman git zaman Sarıkız büyür, serpilir, çok güzel bir genç kız olur. Maneviyatı kuvvetli bir adam olan, hatta köy halkı tarafından ermiş olduğu düşünülen babası ise yaşlanmıştır ve artık hac vazifesini yerine getirmek istemektedir. Ne var ki o zamanlar hacca gitmek aylar sürmektedir ve yaşlı adamın gönlü, kızını onca sürede geride bırakmaya razı gelmez. Sarıkız ise babasının bu yolculuğa çıkmayı ne kadar çok istediğini bilir, onu teskin eder; artık büyüdüğünü ve kendine bakabileceğini, kendisinin de daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Nihayet babası ikna olur ve kızını emin bir komşusuna emanetleyerek yaya olarak Mekke yollarına düşer. Ne var ki olaylar, ne Sarıkız’ın ne de babasının arzu ettiği gibi gelişmez...
“İnsanoğlu çiğ süt emmiş” derler. Babası hacca gittikten sonra köyün delikanlıları, Sarıkız’a birer birer talip olurlar. Sarıkız ise hiçbirine başını çevirip bakmaz bile. Uzanamadığı ciğere mundar diyen gençler, Sarıkız’ın adını çıkarırlar. İftiralar öyle ağır, öyle ezicidir ki Sarıkız’ın babası hacı olup köyüne döndüğünde kimse yaşlı adama selam bile vermez, selamını da almaz. Bu tuhaf durumun sebebini, kızını emanetlediği komşusuna soran baba, kendisini sarsan bir cevap alır: Sarıkız, kötü yola düşmüştür. Töre, kızının canını almasını emreder. Hacı baba, bu iftiralara inanır. Ne var ki kızını hâlâ çok sevmektedir ve onun canını elleriyle almaya yüreği dayanmaz. Bunun üzerine tek evladını alır ve çobanlık ettiği kazlarıyla birlikte Kaz Dağları’nın zirvesine götürüp bırakır. Artık Sarıkız, vahşi hayvanların insafına kalmıştır.

DARA DÜŞENİN DERMANI OLAN EVLİYA
Aradan yıllar geçer, yörede bir rivayet türer: Dağda yolunu kaybedenlere, yersiz yurtsuz kalanlara eşsiz güzellikte, sarışın bir genç kız yardım etmektedir. Genç kızın yanında bir kaz sürüsü vardır. Hatta bu kız, civardaki köylülerin ricasıyla eteğindeki taşlardan kazları için bir de kaz damı inşa etmiş, böylece kazların dağdan aşağı inip çiftçilerin ekinlerine zarar vermesini engellemiştir.
İşlemiş olduğu günahın ağırlığı altında senelerdir ezilen ve bir meczup gibi yaşayan Sarıkız’ın babası, bu havadisi duyar duymaz kızının hayatta olabileceğini düşünür ve dayanamayıp yola çıkar. Zirveye vardığında, kalıntıları hâlen görülebilen kaz damının duvarlarıyla karşılaşır. Kızını ise, bugün Sarıkız Tepe olarak adlandırılan noktada bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne çok sevinir ve ona hürmet eder. Baba ise Allah’ın bir lütfu olarak gördüğü bu olay karşısında mutlu ve bir o kadar da şaşkındır; dili damağı kuruyan adam kızından su ister. Dağın tepesinde su yoktur, ancak Sarıkız göz açıp kapayıncaya dek su bulur getirir. Babası, ağzını değdirdiği anda suyun tuzlu olduğunu fark eder; Sarıkız aceleden suyu denizden almıştır. Bunun üzerine Sarıkız, kolunu uzatıp iki kilometre ötedeki pınardan tatlı su doldurup babasına ikram eder. Kızının erdiğini anlayan ve utancından yerin dibine giren baba aklını yitirir, özür dâhi dileyemez ve oradan uzaklaşır. Ölüsü, bugün Baba Tepe olarak bilinen noktada bulunur. Siyah bir sisin içinde kaybolan Sarıkız’ın cenazesi ise Sarıkız Tepe’de...
Sarıkız’a olan minnet borcunu ödemek isteyen ahali, onun için dağın yassı taşlarını kullanarak bir mezar oluşturur. O günden bu yana yöre halkı, her yıl Ağustos ayının üçüncü haftasında Sarıkız’ın türbesine gelir, burada dualar eder ve adaklar adar.

MİLLİ PARKIN İLLERE GÖRE UZAKLIĞI
Ankara: 636 km
İstanbul: 381 km
İzmir: 219 km
Balıkesir: 106 km
 
MİLLİ PARKIN İLÇELERE GÖRE UZAKLIĞI
Edremit: 19,9 km
Ayvalık: 66,9 km
Burhaniye: 32,4 km
Altınoluk: 33,3 km
Küçükkuyu: 46,7 km